Advert
Advert

Bir bayram sabahıydı…

Daha güneş dağın ardından utana sıkıla çıkmadan, anam elimize kına yakardı. O kına sadece ele değil; çocukluğumuza, masumiyetimize, evimizin bereketine sürülürdü sanki.

Yayınlanma Tarihi : Google News
Bir bayram sabahıydı…
Reklam

Reklam

Reklam

Reklam

Reklam

Reklam

Reklam Reklam Reklam Reklam

 

Akşamdan yeşil sabunla çimdirirdi bizi.

O sabunun kokusu hâlâ bazı geceler burnuma gelir; insan anlıyor ki bazı kokular çocukluğun mühürüdür.

Teze elbise bazen olurdu, bazen olmazdı.

Ama yokluk ayıp değildi o zamanlar.

Çünkü insanın üstü değil, yüzü temizdi.

Köy yerinde bir çocuk ayağına lastik giyse de sultan gibi gezerdi.

Bir mendilin ütüsü, bir annenin duası yetiyordu bayram etmeye.

Babam koyun keserdi…

Ona da kına yakılırdı.

Sanki hayvan değil de eve misafir olmuş bir emanet gibi davranılırdı.

Başına toplanırdık çocuk aklıyla.

Kimimiz korkudan bakamaz, kimimiz meraktan gözünü ayıramazdı.

O anlarda ölüm bile sert değil; hayatın içinden bir nasihat gibiydi.

Sonra derisini şişirirdik.

Pompa vururduk saatlerce.

Olmazsa bir çizik açılır, hortumla nefes verilirdi içine.

Bir koyun derisinden deniz yapardı çocukluk kendine.

Şimdiki çocukların tablet ekranında bulamadığı mutluluğu biz, toprakta yuvarlanırken bulurduk.

Şimdi dönüp bakıyorum da…

Biz aslında bayramı değil, kendimizi kaybetmişiz.

Eskiden bir kurban kesilirdi, mahalle doyardı.

Şimdi herkesin dolabı dolu ama sofralar yetim.

Et arttı, bereket azaldı.

Pay büyüdü, gönül küçüldü.

Kurban Bayramı; teslimiyetin, paylaşmanın, nefsini susturmanın adıydı.

Şimdi mangal dumanının, fiyat hesaplarının, sosyal medya gösterilerinin arasında boğuluyor manası.

Kurbanın yağını konuşuyoruz ama gözyaşını unuttuk.

Etin kilosunu biliyoruz da bir yetimin gönül ağırlığını hesap edemiyoruz artık.

Oysa kurban biraz da insanın kendini kesmesiydi…

Hırsını boğazlamasıydı.

Kibrini yere yatırmasıydı.

Nefsinin ipini çözüp merhametin önüne bırakmasıydı.

Biz ne yaptık?

Evleri büyüttük, sofraları uzattık, koltukları yumuşattık…

Ama kalplerimizi daralttık.

Aynı acıları yaşayıp birbirine yabancılaşan insanlar olduk.

Deprem gördük, ölüm gördük, ayrılık gördük…

Yine de birbirimizin yarasına merhem olmayı öğrenemedik.

Şimdi bazı evlerde bayram sessiz geliyor.

Bir sandalye boş…

Bir annenin sesi eksik…

Bir babanın gölgesi çekilmiş duvardan.

İnsan anlıyor ki ev dediğin şey beton değilmiş;

içindeki sesmiş, dua imiş, bekleyen biriymiş.

Kuluncak hâlâ orada…

Dağları aynı vakar ile bakıyor insana.

Tohma Çayı yine coşuyor.

Su hâlâ berrak akıyor da kirlenen biraz biziz.

Eskiden kadınlar tokacı vurunca sadece çamaşır temizlenmezdi;

dert de hafiflerdi sanki.

Şimdi insanın içi kirleniyor, hiçbir deterjan sökmüyor.

Çünkü leke gömlekte değil artık; kalpte.

Belki yeniden köye dönmek gerek bazen…

Bir tandır başına…

Bir eski kilimin üstüne…

Bir gara çayın dumanına…

Bir dostun “gel otur” deyişine…

Çünkü insan modernleştikçe rahatladı ama huzuru kaybetti.

Çocuklar çoğaldı ama çocukluk azaldı.

Evler ışıl ışıl oldu ama akşam sohbetleri karardı.

Şimdi kurban olma vakti…

Biraz nefsimizi kesme vakti.

Biraz hatırlama vakti.

Biraz çocukluğun elinden tutup kaybettiğimiz yerlere geri dönme vakti.

Ve belki bir bayram sabahı,

yeşil sabun kokusu gibi temiz bir vicdanla uyanabilmek…

İnsanın bu dünyada bulabileceği en büyük zenginliktir.

Hayırlı Bayramlar.

begendim
0
Begendim
bayildim
0
Bayildim
komik
0
Komik
begenmedim
0
Begenmedim
uzgunum
0
Uzgunum
sinirlendim
0
Sinirlendim
Reklam

Reklam

Reklam

Reklam

Reklam

Reklam

Reklam