Dijital Dünyanın Çocukları ve Seyirci Kalan Bizler Geçtiğimiz günlerde de bu satırlardan altını çizerek haykırmıştım: "En kolayı, evinizde kaybedilen çocuklardır." Hani şu yan odada sessizce oturan, sokaktaki tehlikelerden uzak olduğunu sanıp içimizi rahatlattığımız, ama aslında ekranın ardındaki devasa ve kontrolsüz bir okyanusta tek başına sörf yapan çocuklarımız...
Yıllardır benim gibi birçok dijital medya uzmanı, aileleri ve yetkilileri bu tehlikeye karşı uyarmaya çalışıyor. Çalmadığımız kapı, basmadığımız alarm kalmadı. Fakat bugünden geriye dönüp baktığımızda, acı bir itirafta bulunmak zorundayız: Sanki adımlarımızda biraz geciktik.
Asıl büyük kriz ne biliyor musunuz? Çocuklar o dijital dünyanın derinliklerinde amansızca dalgalarla boğuşurken, o dünyaya fersah fersah uzak kalan biz ebeveynlerin varlığı. Evet, bu "biz"in içine kendimi de dahil ediyorum. Çünkü ben de bir ebeveynim. Yıllardır bu işin mutfağında olmama, dijital medyanın kodlarını, algoritmasını, dilini bilmeme rağmen açıkça itiraf ediyorum: Çocuklar şu anda dijital dünyanın bizden çok daha farklı bir kademesinde, çok daha ötesindeler. Ve biz onları yakalayamıyoruz.
Bizler teknolojiyi "kullanan" bir nesiliz; onlar ise teknolojinin içine doğan, onunla nefes alan bir nesil. Biz sıradan sosyal medya ağlarında vakit geçirdiğimizi sanırken, onlar bizim adını bile duymadığımız, adeta yer altına inmiş kontrolsüz platformlarda geziniyorlar.
Üstelik bu platformlarda hiçbir denetim, hiçbir süzgeç, hiçbir filtre yok! Kapıları sonuna kadar açık bu dijital dehlizlerde, çocuklarımız her an +18 müstehcen içeriklerle, cinselliğin en yozlaşmış halleriyle karşı karşıya kalıyor. Tehlike sadece bununla da sınırlı değil; vahşet derecesinde şiddete özendiren videolar, intihara teşvik eden akımlar, uyuşturucu ve suç dünyasını havalı gibi gösteren algı operasyonları hiçbir engelle karşılaşmadan doğrudan evlatlarımızın zihnine enjekte ediliyor. Biz yan odada çayımızı yudumlarken, çocuğumuz içerde vahşetin ve istismarın tam ortasında yapayalnız bırakılıyor.
Aramızda sadece yaş farkı yok, artık ucu uçuruma çıkan devasa bir "dijital körlük" var.
Peki, ne yapacağız? "Biz yetiştiremiyoruz" diyerek havlu mu atacağız? Asla.
Geçen ay da belirttiğim gibi, bu mesele sadece bir çocuğun elinden telefonu almakla çözülecek kadar sığ değil. Bu bir güvenlik, bir kültür ve en önemlisi bir psikolojik savaş meselesidir.
Yetkililere sesleniyorum: Yasal düzenlemeler, siber filtreler ve cezai yaptırımlar dijital dünyanın bu vahşi hızına yetişmek zorunda. Bürokrasinin gecikmesi, çocuklarımızın bu kontrolsüz mecralarda harcanmasına göz yummak demektir. Geç kalındı evet, ama zararın neresinden dönülürse kârdır. Bu karanlık platformlara karşı en sert ve en hızlı tedbirler alınmalıdır.
Ebeveynlere, yani bizlere sesleniyorum: Çocuğunuzun odasındaki sessizlikten korkun. Elindeki tablete güvenip "başımda duruyor" rahatlığına kapılmayın. Dijital dünyayı öğrenmek artık bir lüks değil, anne-babalık vazifesidir. Onların hangi gizli platformlara girdiğini, hangi vahşet veya müstehcenlik içeren figürleri takip ettiğini bilmek, o dünyayı deşifre etmek zorundayız.
Evlerimizin içinde, yanı başımızda ama bizden kilometrelerce uzakta yaşayan bir nesil büyüyor. Dijital dünyanın bu zehirli, filtresiz ışıkları çocuklarımızın hem ahlakını hem de ruh sağlığını tamamen kör etmeden önce, ebeveynler olarak uyanma ve o aradaki mesafeyi kapatma vaktimiz geldi de geçiyor bile.
Unutmayalım; sokaktaki tehlikeden kaçırdığımız evlatlarımızı, evimizin tam ortasında, filtresiz dijital canavarlara kendi ellerimizle teslim edemeyiz