İPOTEK HAYATLAR! Geçip giden zamanın içinde, hayatlar bir sabun köpüğü gibi bir üfürükte patlarken insan bazen farkına varmadan kendini geleceğin endişesinde kredi çekmiş umutlarına haciz koyarken buluyor. Umut artık sevinç değil; gurbet torbasına konmuş bayat ekmek gibi taşınıyor omuzlarda.
İPOTEK HAYATLAR!
Geçip giden zamanın içinde, hayatlar bir sabun köpüğü gibi bir üfürükte patlarken insan bazen farkına varmadan kendini geleceğin endişesinde kredi çekmiş umutlarına haciz koyarken buluyor. Umut artık sevinç değil; gurbet torbasına konmuş bayat ekmek gibi taşınıyor omuzlarda.
Taşıdıkça ağırlaşıyor, paylaştıkça eksilmiyor. Kefili gençlikti; o da Kuluncak yolları gibi sessiz, virajlı bir vakitte çekip gitti. Ne bir vedası kaldı geride ne de bir izahı. Geriye yalnızca beden kaldı
. Ağarmış saçlar, buruşmuş gözaltları, omuzlara çökmüş bir yorgunluk… Hepsi zamanın faizine, ömrün harman yerine taksit taksit bölündü.
Zaman alacaklıydı. Ne bağırdı ne çağırdı. Malatya ayazı gibi sessizdi ama keskin. İnsan, alındığını ancak eksildiğinde anlıyor. Bir sabah uyanıyorsun, bir parça daha gitmiş. Ne eksildiğini bilmiyorsun ama eksildiğini hissediyorsun. İşte insanı en çok orası yoruyor.
Zaman daraldıkça ruh da daralıyor. Günler samimiyetsiz, yüzler aceleci, sözler ödünç… Herkes bir yerlere yetişme telaşında ama kimse kendine varmıyor. Gurbetin paslı kapıları arasında hoyratça geçen vakitlerin içinden bazen bir serinlik değiyor insana. Bir anlık… İğde kokusu. Yağmurdan sonra Kuluncak toprağının içinden yükselen o eski, tanıdık koku… İşte tam orada insan kendini godesten çıkmış sanıyor. Sanki tahliye olmuş gibi. Oysa tahliye edilen yalnızca beden. Özlemler başka koğuşlarda kalıyor. İnsanın içi, içeride kalıyor.
Kavuştuğunu sandığın şey yaklaştıkça dağılıyor. Bahar gelmeden açan badem gibi… Uzaktan umut, yakından hayal kırıklığı. Bu bir özgürlük değil. Bu, hayatı ucuz bir bedelle ipotek etmektir. İnsan bazen zinciri kendi ayağına takar; sonra da yürüyemediğine şaşırır.
Özlemler masum değil. Keşkeler de… Her biri insanoğluna vurulmuş görünmez prangalar. En ağır zincir, akşamüstü çöken sessizlikte kurulan cümlelerdir. “Keşke” ile başlayan her söz, köyden kente uzanan o uzun yol gibi insanın ayağına dolanır. Dönemezsin, devam edemezsin. Yol seni taşır ama sen yolda kalırsın.
Bu kadar edebiyat da fazla belki. Harfler yorgun, kelimeler bitkin. Çünkü bazı şeyler anlatıldıkça hafiflemez; tam tersine ağırlaşır. Asıl yük, söylenemeyip içte kalanlardır. İnsan bazen sustuklarını taşımaktan, söylediklerini yazmaktan daha çok yorulur.
Hiçbirimiz masum değiliz. Bahanelerin ve tembelliğin kıskacında, akrebin ateş çemberi gibi, kendi zehrimizde dönüp duruyoruz. Bir davada hâkim çocukluğunsa, şahidi Kuluncak’ta damdan dama atlayan hâlin, çamura bulanmış dizlerin, soba başında uyuyakalan gecelerin ise; bugünkü huzursuzluğuna avukat tutamazsın. Çünkü delil sensin. Suç da…
Dosya çoktan kapanmıştır. Hüküm, yüreğin orta yerine yazılmıştır.
Kalem de yürek de aynı yerden kırıldı. Koptuğu yerden düğüm atmak boşuna. Dağılmış harmanı iplikle toparlayamazsın. İnsan bazen onarmaya çalıştıkça daha çok dağılıyor.
Zorladıkça nasip susuyor. Gurbet konuşmayı sever ama cevap vermez. Bekletir. Oyalandırır. Sonra da sessizce geçip gider.
Bazı kapılar kilitsizdir ama açılmaz.
Bazı yollar Kuluncak’tan çıkıp geri dönmez.
Bazı nasipler zorlandığında değil, kabullenildiğinde gelir.
İnsan, hayatın perdesini ne zaman kapatacağını bilmez. Ama bilir ki bazı sahneler hiç bitmez. İçinde kalır. Dönüp dönüp oraya bakarsın. Bir soba çıtırtısı, bir iğde kokusu, bir kar sabahı… Hepsi geçmiştir ama sen geçememişsindir.
Ve insan, en çok da bunu öğrenir:
Zaman geçer.
Gurbet kalır.
İnsan, arada bir yerde eksilir.
Ve Kula verilen en büyük cezalardan biri, nasibi olmayan şeyin peşinden koşmasıdır