Kuluncak’ta başladı benim işçilik hikâyem… İlkokul 4’tüm. Kayısı bahçesinde irgatlık yaptım. Güneş tepemdeydi, toprak elimde… ama içimde bir umut vardı; çünkü ilk defa emeğimin karşılığını alacaktım.
Kardeşim Hakan’la 5-6 gün çalıştık. Sonra gittik, ikinci el bir Bisan bisiklet aldık.
O gün pedala bastığımda sadece bisiklet sürmüyordum… uçuyordum.
Rüzgâr yüzüme vurdukça “emeğim var” diyordum, “karşılığını aldım” diyordum.
Çocuk aklımla anladım ki; emek karşılık bulursa insanın içi genişliyor.
Sonra büyüdüm…
Hayatın ortasına düştüm. Bu sefer pedalı keyiften değil, mecburiyetten çevirdim.
Gece gündüz çalıştım; ayakta kalmak için, geçinmek için…
Ama bir yerden sonra zincir attı.
Ne kadar basarsam basayım, ilerlemedim.
Bazen de geri gittim.
Eskiden bir haftalık emek bir bisiklet aldırıyordu,
şimdi aylarca çalışıyorsun, bir nefeslik huzur alamıyorsun.
Şimdi 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü diyorlar…
İşçinin bayramı…
Ben kendi hayatıma bakıyorum:
Bayram dediğin nedir?
Dinlenebildiğin gün mü, yoksa çalışmadığın gün mü?
Yoksa emeğinin karşılığını aldığın gün mü?
Eğer hâlâ çalışıyorsam o gün,
eğer cebimdeki para daha eve varmadan eriyorsa,
eğer yarını düşünmekten bugünü yaşayamıyorsam…
Benim neyim bayram?
İşçilik artık çoğu zaman boşa pedal çevirmek gibi…
Gücün var ama yol yok, emeğin var ama karşılık yok.
Çocukken rüzgâr özgürlüktü yüzümde,
şimdi yorgunluk taşıyor.
Ve ben biliyorum ki;
bir işçinin bayramı takvimde yazmaz…
bir işçinin bayramı, pedala bastığında gerçekten ilerlediği gün değil sadece;
ailesinin karşısında başı dik durabildiği, isteklerine bahane üretmek zorunda kalmadığı, aksine onlara destek olabildiği gündür.