“Kork Apıl’ın beşinden,
öküzü ayırır eşinden…”
diye boşuna dememiş eskiler…
Toprakla konuşmuşlar, ayazla sınanmışlar, sabrı ilmek ilmek işlemişler ömürlerine…
Apıl’ın beşi…
Baharın yüzünü gösterip de, kışın dişini geçirdiği vakit…
İnsan “oh” dediği anda, hayatın yeniden “dur bakalım” dediği yer…
Bir gece iner ayaz…
Sessiz… sinsice…
Sabaha karşı bir bakarsın,
yan yana duran öküzler ayrılmış,
oğlaklar donmuş,
umutlar kabuğuna çekilmiş…
İşte o zaman anlarsın…
Erken sevinenin,
tedbiri elden bırakanın,
“tamam oldu” diyenin imtihanını…
Ama eskiler sadece korkutmazdı…
Uyarır, sonra gönle merhem sürerdi:
“Nacar kalacak yerde
Nagâh açar o perde
Derman eder ol derde
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler…”
Çünkü bilirlerdi…
Her ayazın ardında bir çözülüş,
her donun içinde saklı bir diriliş vardır…
Perde kapanır… evet…
Ama bir vakit gelir, hiç ummadığın anda aralanır…
Donan toprak çözülür,
suskun kalan hayat yeniden konuşur…
İnsan da böyledir…
Bazen Apıl’ın beşine yakalanır gibi yakalanır hayata…
Umudu donar, içi üşür, eli boş kalır…
Ama sonra…
Bir kapı açılır,
bir nefes değer yüreğine,
bir hikmet dokunur kaderine…
Ve anlarsın ki;
ne ayaz boşuna,
ne bekleyiş sebepsiz…
Eskiler işte bunu söylemiş:
Kork… ama umutsuz kalma…
Tedbir al… ama teslimiyeti unutma…
Çünkü sonunda…
Her şey,
“Mevlâ görelim neyler,
neylerse güzel eyler…” de birleşir.