Kadının yükü bir şelek çırpı değildir ki, “otur da az soluklan” diyebilesin…
Omzunda odun değil; bir ömrün ağırlığı, bir ocağın dumanı, bir evin sabrı vardır. Bir çocuğun duası, bir ailenin kaderi, bir milletin yarını vardır.
Güz gelir…
Toprağa buğday düşer. Üstüne kar yağar, dolu iner, don vurur. Toprak taş kesilir. Ama o küçücük buğday danesi karın altında ölmez. Sabreder. Soğuğun en zalim yerinde bile içinde hayatı saklar.
Bahar geldiğinde, don çözüldüğünde, o acı kar suyu toprağa sızdığında; bir mucize gibi uyanır. Tonlarca toprağı ite ite başını güne çıkarır. Seher vakti ninni gibi salınır tarlalarda… Başak olur, rızık olur, ekmek olur. İçinde cümle mahlûkatın nasibini saklar.
Kadın da böyledir.
Kar altında bekleyen o buğday tanesi gibidir.
Susar…
Ama içinde hayat büyütür.
Yorulur…
Ama ocağı söndürmez.
Kırılır…
Ama yuvasını dağıtmaz.
Geceleri herkes uyurken onun zihni uyanıktır. Çocuğun yarınki ayakkabısını, evin eksik erzağını, hastalanan yaşlıyı, kapıya gelecek misafiri düşünür. Yorgunluğu dile gelmez, gözyaşı çoğu zaman içine akıtılır. Çünkü bilir ki bir evin direği çökerse, altında kalan sadece duvar olmaz; bir hayat yıkılır.
Kadın; ekmektir, aştır, vatandır.
Hayattır, yoldaştır, merhamettir.
Topraktır… Dünyanın bütün kirini, bütün kötülüğünü içine alıp yine de insanlığa hayat veren toprak gibi.
Ve annedir…
Ayağının altına cennet serilen o büyük emanet.
Ben çocukken anamla meşeye gırıntı odun toplamaya giderdik. Tüp vardı ama kullanılmazdı. Soba vardı kapıda; yemek de onda pişerdi, çay da onda kaynardı. Belki tadından, belki de ev ekonomisine katkısından…
Anam ince dalları toplar, kıldan sicimle pendek yapar, merkebe yük vururdu. Ama şimdi düşünüyorum da… Kaldırdığı yük odun değildi. Dünya idi.
Anadolu kadını bu toprakların dengesidir.
Yolda giderken odun yükü bazen sağa sola kayardı. Anam denge bozan tarafa iri bir taş koyar, yükü tekrar dengelerdi. Çocuk aklımla sadece odunun devrilmesini engelliyor sanırdım.
Şimdi büyüdüm…
Anlıyorum ki o taş sadece odunu değil, hayatı dengede tutuyormuş.
Bu kadar savrulan bir dünyada, bunca dengesizlik içinde kadınlar kalplerini taş edip bizi ayakta tutmuşlar. Mengüşten ipi geçirip dağılan hayatlarımızı kerttirmişler. Yıkılan ocakları, savrulan çocukları, kırılan umutları tekrar bir araya getirmişler.
Ama biz çoğu zaman görmemişiz.
Ne ellerindeki nasırı görmüşüz,
ne sırtlarındaki yükü…
Ne sessiz dualarını duymuşuz,
ne de geceleri yastığa sakladıkları gözyaşını.
Bundandır…
Anası, eşi terk-i diyar eden ocakların eski tadının olmayışı. Evler var ama yuva yok. Sofralar var ama bereket yok. Ekmek var ama o eski tat yok.
Çünkü o yükü taşıyan omuzlar eksildi.Ve Sezai Karakoç dizlerinden bir ağıt gelir aklıma...
"Anne gitti…
Evler döndü yazlık otellere.
Anne gitti…
Sular buruştu testilerde.
Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir.
Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir.
Bir vakitler anne açardı kapıyı…
Şimdi kimse yok kapayacak kapıyı"
Anne gidince anlaşıldı ki;
ocak dediğimiz şey duvar değilmiş,
yuva dediğimiz şey eşya değilmiş.
Anne gidince anlaşıldı ki;
o kadınlar incir buğusu gibi bir şeymiş…
Görünmez ama evi saran bir bereket,
sessiz ama hayatı ayakta tutan bir nefesmiş.
Peki o kadınlar nereye gittiler?
Anne olan, sevgili olan o kadınlar…
Çocuklarının üzerine titreyen,
kirpiklerinde hep aynı sevgi ve merhamet ışığını taşıyan o kadınlar…
Gökyüzüne mi çekildiler?
Eleğim sağmalara mı göçtüler?
Belki de hâlâ buradalar…
Ama biz onların kıymetini anlamayı unuttuk.
Kar altında sabreden o buğday tanesi gibi nice Anadolu kadını var. Sessiz, gösterişsiz ama hayatın en ağır yükünü taşıyan…
Şimdi…
Hadi sicimi geçir mengüşten.
Yükünü yeniden berkit.
Belki yine bir Anadolu kadınının duası tutar da
bu savrulan dünya
yeniden dengede durur.