
Çoktandır kardan kıştan Kuluncak 'a gidememiştim.Babam beni az gezdir dedi,bahçe yolundan geçip eski günlerin muhabbetinde tohma boyu giderken tavuklar aracın önüne çıkmıştı.Durup geçmelerini beklerken Nevzat abinin kapısında birden Oğuzhan düştü aklıma...Tarih 3 Şubat'ı gösterirken bazı evlere tarih hep 6 Şubat'tı.
Kar yağınca anladım: Deprem yalnız binaları değil, çocukluğumuzu da yıkmış. Malatya’da ne tam öldük ne de hayata dönebildik; ağır hasarlı insanlar olarak arada kaldık.
Kar yağınca şehir susuyor; ama insanın içi gürültüyle doluyor.
Eskiden kar, çocukluktu. Şimdi kar, felâketin önsözü gibi yağıyor hafızaya. Beyaz örtü masum değil artık; temizlemiyor hiçbir şeyi. Her tanesi, “önce”ye düşen bir korku.
Deprem sadece evleri yıkmadı.
O gece, içimizde bir çocuk göçük altında kaldı.
Sesini duyduk ama yetişemedik.
Şimdi kar topu yapamıyoruz; çünkü avuçlarımız hâlâ moloz tutuyor.
Malatya içimde ağır hasarlı bir bina gibi duruyor.
Ne yıkılıyor ne de içine girilebiliyor.
Duvarları ayakta ama ruhu terk etmiş.
Kabuk bağlamıyor bu şehir; her gün başka bir yerinden kanıyor.
Zaman iyileştirmiyor, sadece hatırlatıyor.
Eskiden sokaklar bizi tanırdı.
Düştüğümüz taşlarda dizimizin kanı vardı.
Şimdi taşlar duruyor ama hatıra yok.
Semtler bizimdi; şimdi semtler de bizim değil.
Ev dediğimiz şeyin beton olmadığını geç anladık.
Ev; bir ses, bir koku, bir akşamüstüymüş.
Hepsi bir gecede göç etti.
Bir şehrin selâsı okunuyor bugün.
Ama ölenin adı söylenmiyor.
Çünkü bu ölüm tekil değil.
Ölen; çocukluk, güven, yarın hissi.
Fay hattı yerin altında değil, insanın içinde kırıldı.
Temeller betonla değil, vicdanla çöktü.
Kumanya kuyruklarında sadece ekmek tükenmedi;
utanma, merhamet, edep de tükendi.
Felâket büyükse insanlık daha büyük olmalıydı;
ama çoğu zaman olmadı.
Yine de Anadolu vazgeçmedi.
Bir yerden odun kokusu geldi, bir yerden sıcak çorba.
Battaniyeler şehir şehir dolaştı.
Tanımadığımız eller yaralarımıza değdi.
Demek ki insanlık tamamen ölmemiş;
sadece ağır yaralıymış.
Kar yağınca ben hâlâ Kuluncak’tayım.
Sobanın başında ıslanan eldivenlerim var.
Ama boğazımdan çökelik dürümü geçmiyor artık.
Çocukluk bir tat değil artık;
yutkunamadığım bir yumru.
Bir çiçekle bahar olmaz, biliyorum.
Ama her bahar, enkazın arasından çıkan
inatçı bir filizle başlar.
Biz o filiz kadarız belki;
zayıf, titrek, yaralı…
Ama hâlâ buradayız.
Ve sonra
iki isim düşüyor içime,
enkazdan ağır:
Oğuzhan.
Oktay.
Aynı evde yaşadılar.
Aynı geceye uyandılar.
Aynı karanlıkta kaldılar.
Seslerini duyurabildiler.
Duyduk.
Ama yetmedi.
Onlar göçüğün altında beklerken
dışarıda zaman aktı,
umut azaldı,
eller çaresiz kaldı.
Ayrı düşmediler.
Hayatta da ayrılmamışlardı zaten.
Ölümde de bırakmadılar birbirlerini.
Bazı dostluklar hayata sığmaz,
enkaza sığmaz,
mezara bile sığmaz.
Bir şehir bazen iki isimle çöker.
Bir selâ bazen
iki genç adamın ardından
bütün bir memlekete okunur.
Şehirler yeniden yapılır.
Binalar yükselir.
Ama çocukluk geri gelmez.
O göçükte kaldı.
Biz de onunla birlikte
biraz eksik,
biraz yarım,
ama bütün acımıza rağmen
hâlâ bu toprağın insanı olarak kaldık.
Bir şehrin selâsında
en ağır gelen,
adı söylenmeyen değil;
adı hiç unutulmayanlardır.